ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
 
ÜLKELER ...
Kolombiya
Güncelleme Tarihi: 28.04.2011
Gün: 722
Yapılan Yol: 79490 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 2
SON YAZI
Geçen yazıda, seyahatimin üçüncü etabına başlamıştık, hep birlikte. Yani, Güney Amerika’ya… İlk ülke Kolombiya’dan devam edelim.
Meksika’nın yazılarından birinde, ülkedeki paralı otoyolların ne kadar ‘paralı’ ve pahalı olduğundan bahsetmiş, bir süre sonra onların ‘parasız’ olan alternatiflerine yönelmeyi tercih ettiğimi söylemiştim.
Kolombiya’daki paralı yollar, Meksika’dakilere rahmet okutacak cinsten. Kolombiya’da araba kullandığım 6 gün içerisinde ödediğim otoyol geçiş ücretlerinin toplamı 171,800.- Kolombiya Pesosu; yani yaklaşık US$96.40. Santafe’ye giderken ve dönerken ödediğim tünel geçiş ücretleri buna dahil değildir. Onları da katınca bu miktar 196,600.- Kolombiya Pesosu’na, yani yaklaşık US$110.45’na yükselir. Bu kadar günde yakıta harcadığım parayı soracak olursanız, 329,412.- Kolombiya Pesosu; yani, yaklaşık US$185.10. Yakıta harcadığım miktarın neredeyse 3’te ikisi kadarını da paralı yollar için harcamışım. Üstelik, Kolombiya’da alternatif ücretsiz yol da yok. Motosikletler çok şanslı tabii. Onlar, paralı yolları parasız olarak kullanıyorlar. O nedenle de, yollarda arabaların birkaç misli (5-6 misli) sayıda motosiklet görüyorsunuz. Hem de, motosiklete binen insan sayısı ortalaması 2’nin üzerindedir, herhalde. 3 ya da daha fazla sayıda insanı aynı motosikletin üzerinde görmek hiç de şaşırtıcı değil, Kolombiya’da.

Geçen yazıda bahsettiğim Santafe de Antoquita’da şehir meydanı

Kolombiya’nın başının derdi iki konu : FARC ve kokain

Kolombiya, 1717’de İspanya İmparatorluğu’na bağlı olarak kurulmuş olan Nueva Granada Bölgesel Yönetimi’ni n bir parçası idi. Aynı kaderi paylaşan Panama, Ekvador ve Venezulla’yla birlikte, bu koloniyel yönetimden, Venezula’lı efsanevi devrimci Simon Bolivar’ın başlattığı özgürlük hareketiyle, 1819’da kurtuldu. Kurulan yeni Gran Colombia devleti, kısa süre sonra üç devlete ayrıldı. Ardından da iç karışıklıklar, savaşlar, 1899’da başlayan ‘100 Gün Savaşı’ ve Panama’nın Amerika Birleşik Devletleri tarafından ayartılması… 1948’de yeniden başlayan La Violencia (‘şiddet’) dönemi ardından askeri diktatörlükler ve buna karşı başlayan çeteleşme dönemi… FARC (Fuerzas Armadas Revolucionarias de Colombia – Ejército del Pueblo; Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri - Halk Ordusu) bunların içinde en çabuk güçlenen ve kendine yandaş edinen ve uzun ömürlü olanı. 1980’lere kadar kontrol altında tuttuğu bölgelerde topladığı vergiler ve tarım üretiminden elde ettiği gelirle ayakta duran FARC, sonraları ilgi alanını genişletip uyuşturucu üretimi ve sevkiyatı işine de karışmaya başlamış. 1990 sonlarından itibaren devlet güçlerinin yoğun baskısı, son zamanlarda eski destekçileri Hugo Chavez’in (Venezuela Devlet Başkanı) artık silahlı gerilla hareketini desteklemediğine ilişkin verdiği bir dizi demeç ve 2010’a kadar çeşitli askeri operasyonlar sonucu lider kadrosunun büyük kısmını yitirmesi, FARC’ın gücünü oldukça düşürmüş. Yine de araştırmalar, 2010 itibariyle bile FARC’ın 9,000 cıvarı eğitimli ve silahlı gücünün, bir o kadar da silahsız istihbarat ve lojistik elemanının varlığına işaret ediyor.
Gelelim Beyaz Altın’a! Kolombiya kokainüretim ve ticaretinin cazibesiyle 1970’lerin başında tanışmaya başlamış. Bu yıllarda uyuşturucu mafyaları türemeye, kendi koka bitkisi plantasyonlarını, kokain üretim tesislerini ve dağıtım ağlarını oluşturmaya başlamışlar. 1980’lerde bu iş iyice çığrından çıkmaya başlamış. Medellin şehri, tarihin gördüğü en varlıklı ‘kara para’ zenginini yaratmış, bu ‘beyaz altın’ sayesinde. ...ve fakirin, neredeyse tüm Medellin halkının Robin Hood’unu, bir efsaneyi... Pablo Escobar’ı!
Onunla ilgili anlatılan hikâyeler o kadar çok ki, anlatmaya zaman ve sayfa yetmez. Yaptıklarının görmezden gelinmesi ve hasıraltı edilmesi için rüşvet vermediği, tehdit etmediği kimse kalmamış. Bazı kaynaklar, onun insani(!) tarafından bahsederken “karşısındakini öldürmek yerine, parayla iknâ etmeyi tercih ederdi” diyorlar. İkna etmek istediği kişiye tercih yapması için, şöyle yerleşmiş bir deyişi tekrarlarmış : ‘plata o plomo’ (gümüş ya da kurşun; ‘gümüş’ para anlamında, ‘kurşun’ ise, malûm). Bir keresinde, tek bir sevkiyatla 23 ton kokaini Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderilmek üzere Panama’ya taşıyarak tarihe geçmiş. Başta, zaman zaman kendisinin de kullandığı uçakla bu işleri yaparken, sonraları sahip olduğu hava filosu 15 uçak ve 6 helikoptere ulşamış. Emektar uçağını da, çiftliğinin girişine asmış.
Pablo Escobar 1982 yılında, Liberal Parti temsilcisi yardımcısı olarak Kolombiya Kongresi Temsilciler Meclisi’ne de girer. Ülkenin çeşitli yerlerinde okul, hastane ve toplu konutlar yaptıran Escobar, fakirin gözünde hayırsever bir kahramandır. Devletin gözünde de bir kahramana dönüşebilmek için, ülkenin dış borçlarını ödemeyi önerir; nedense, kabul edilmez. Kazandığı paranın haddi ve hesabı o kadar yoktur ki, eski muhasebecisinin bir ifadesinde söyledikleri, bu hesapsızlığı bir nebze olsun açıklıyor. Şöyle demiş : “-kara- Paraları desteleyebilmek için aylık paket lastiği v.s. harcamamız US$2,500.00 cıvarındaydı. Depolarda sakladığımız paraların her yıl yaklaşık %10’luk bir kısmını, fareler yediği için, fire olarak ayırmak zorunda kalıyorduk”. İşte bu adam, 1987’de tahmini US$25 milyar tutarında tahmini servetiyle Forbes dergisi tarafından dünyanın en varlıklı 7. adamı seçilir.
Durumun bu kadar önüne geçilmez hal alması ABD’nin de iyice canını sıkmıştır ve Amerikan Delta Force ve Kolombiya Centra Spike güçlerinin ortak hareketiyle 1993’te Pablo Escobar bulunur ve öldürülür. Bundan sonraki bir dizi operasyon, Escobar’ın ‘sahibi’ olduğu Medellin uyuşturucu kartelini temizler. Bu temizlikten sonra, yerini Cali karteli alır ve uyuşturucu ticareti kaldığı yerden, ve hatta daha da hızlanarak sürüp gider.
Son zamanlarda başlatılan Plan Colombia ile, Kolombiya’daki koka plantasyonları havadan ilaçlamayla yok edilmeye çalışılıyor. Üreticiler buna karşılık plantasyonları doğal koruma bölgelerine kaydırmaya başladılar, ilaçlama yapılamasın diye. Devlet de buna karşılık elle ilaçlama yoluna başvurdu. Bütün bunların sonucunda gelinen nokta şöyle :
- Kolombiya’da nüfusun büyük kısmını oluşturan fakir halk, ellerindeki tek geçim kaynağı olan koka yaprağı üretimi yavaş yavaş yok oluyor ve yoksulluk giderek artıyor.
- Zaten kalitesi düşük olduğu için tercih edilmeyen Kolombiya kokası yerine artık, Ekvador ve Peru’da kokasının üretimi artıyor.
Son veriler, bu çalışmalar sonucu ABD’de kokain fiyatlarının ‘düşmeye’ başladığını gösteriyor. Evet, yanlış duymadınız; düşmeye başlamış. Ticaretin kaçınılmaz ‘arz-talep’ dengesini düşünecek olusak, gösterilen tüm bu gayretler sonucu, ‘sıfıra sıfır, elde var sıfır’. Bunda durum hatta ‘eksi’ye düşmüş görünüyor.

Kahve ülkesi Kolombiya’nın kahve bölgesi :

Kolombiya, malûm, bir kahve ülkesi. Dünyada Brezilya ve Vietnam’dan sonra (evet, ben de ’Vietnam’ adını 2. sırada duyunca çok şaşırmıştım) en büyük kahve üreticisi. Kolombiyalılar’a ve tanıdığım birkaç kahve tiryakisi arkadaşıma göre, dünyanın en güzel kahvesi, Kolombiya kahvesi. Kolombiya kahvesinin en önemli merkezlerinden Pereira, Manizales ve Armenia’nın (bu şehre neden ‘Armenia’ denilmiş olduğunu anlatmayacağım, sinir bozucu çünkü) bulunduğu bölgeyi rotama yerleştiren de, Cartagena’lı Enrique. Kolombiya kahvesinin sırlarını araştırmaya, Salento’ya gideceğim. Kalacağım yer de bir kahve plantasyonu. Adı da zaten “The Plantation House”. İngiliz Tim ve Kolombiyalı eşi Cristina’nın kurduğu kasabanın hemen dışındaki ufak çaplı kahve üretim çiftliği ve hemen biraz dışındaki hostel, hem kahve yetiştirilmesi hakkında bilgi almak, hem de konaklamak için uygun görünüyor. Cartagena’dan ayrıldığımdan beri yağan ve hala aralıklarla devam eden yağmur müsaade ederse, kahve çiftliğini gezebileceğim.

Salento yolundan



Kahve vadisi









Salento’dan gece manzaraları



The Plantation House hostelindeki odam ın penceresinden



Kahve vadisinden iki resim daha
Tim’den, ertesi gün kahve çiftliğine gitmeden önce kahve ve üretimi ile ilgili ‘brifing’ sözü aldım. Akşam Salento’nun meydanında, bir kafeye oturup, insanları seyrederek geçirdim, zamanımın çoğunu.

Kahve nereden gelir?

Kahvenin hiç de Yemen’den gelmiyor olduğunu ta Etiyopya’da öğrenmiştiniz, sanırım. Kahvenin doğduğu yer Orta Afrika; özellikle de Etiyopya’nın orta ve güney-batısı, Sudan’ın güney-doğusu ve Kenya’nın kuzeyi. İlk olarak Yemen’deki Sufî dergâhlarında keyfi keşfedilen kahveyi, ilk olarak Yemenli tacirler İstanbul’a gönderdikleri için de, ‘kahve Yemen’den gelir’ olmuş. Aynı tacirler Sudanlı, Etiyopyalı köleleri de Yemen’den gönderirlermiş ama hiç de, ‘Arap Bacı Yemen’den gelir’ olmamış, nedense. Neyse, konumuz kahvenin İstanbul’a nereden geldiği değil. Ama Güney Amerika’ya getirenler İspanyollar ve tabii Afrika’dan getirmişler.
- Ana grup olarak iki kahve türü olduğunu (Arabica ve Robusta),
- Bunlardan Arabica’nın, özellikle lezzeti nedeniyle kahve tiryakileri tarafından daha çok tercih edildiğini,
- Bunların da daha alt türlerinin olduğunu, Arabica’nın en çok tercih edilen alt türlerinin ise Bourbon ve Typica olduğunu,
- Bunlardan Bourbon’un, bir Fransız adası olan ve şu anda Avrupa Topluluğu’nun en uzak toprak parçası olan, Madagaskar yakınlarındaki Reunion Adası’nda 18. yüzyılda üretilip, daha sonra anakara Afrika’ya taşındığını,
- Kahve meyvesinin, Afrika’da gördüğüm gibi, ağacı üzerinde kurumaya bırakılmasının, kahvedeki kafein miktarını arttırdığı ve tadını bozduğu için kaliteyi düşürdüğünü, bunun yerine, yaş meyve olarak elle tek tek toplandıktan sonra güneşte kurumaya bırakılmasının daha iyi sonuç verdiğini
ve daha birçok şeyi Tim’in yaklaşık yarım saatlik brifinginde öğrendim. Sonra da lastik çizmelerimi giyip, çiftlikte beni bekleyen kâhya Julio’nun yanına gittim. Lastik çizmesiz gitmek mümkün değil; çiftliğe giden yaklaşık 100m’lik yol tümüyle çamur ve yer yer neredeyse çizme boyu batıyorsunuz. Öyle yerlerde, batan bacağınızı çamurun içinden söküp almaya çalışırken, çizmenizin ayağınızdan sıyrılıp orada kalmaması için de ciddi bir çaba harcamak zorundasınız. Çiftliğe vardığımda Julio da beni bekliyordu.

Çimlendirilen kahve tohumları

Dikilmeye hazır fideler

Meyve öncesi kahve çiçeği…

…ve toplanmaya hazır kahve meyvesi

Kâhya Julio kahve meyvesinin nasıl toplanması gerektiğini anlatıyor, İspanyolca. Ben de ‘çatır çatır’ anlıyorum, tabii

Çiftlikte yetiştirilen ürünlerden birisi de ananas. Ben bunları ağaçta yetişir zannederdim. Meğer böyle bodur bitki meyvesiymiş

Bu bitkilerden her birisi bir ilâ beş arasında meyve veriyor, her batında. Bir senede de 2 kez meyve alınıyor

Çiftlikte bir de böyle bambu ‘ormanı’ var

Gezdik de, bir de çiftlikten çıkmak için tırmanmak lâzım
Cali, Popayan ve Kolombiya’dan çıkış
Salento’dan sonraki durağım Cali. ‘Salsa dansının başkenti’ diye anılan Cali, Kolombiya’nın üçüncü büyük kenti. Aslen Küba doğumlu olan salsa dansı, dünyada en çok Cali’de yapılırmış. Salsa’nın Cali Stili diye bir türü bile var, bu yüzden. Her yer salsa kulübü ve salsa dans barı dolu. …ve tabii dans etmek için bekleyen dillere destan Cali kadınları… Üzerimdeki kıyafet (seyahat pantolonu ve ayağımdaki trekking ayakkabıları) çok sevdiğim ve ucundan-kıyısından öğrenip, becerebildiğim salsa dansına saygısızlık ve ayrıca komik olacağı için, barlardan birinde dans edenleri yalnızca seyretmekle yetindim. …ve tabii muhteşem Calili hanımları da…
Kolombiya’daki son durağım, aslında Paskalya törenlerinde bulunmayı planladığım (daha doğrusu Enrique’in önerisiyle yapmaya çalıştığım) ama beceremediğim Popayan’dı. Her koloniyel Orta ve Güney Amerika kentinde görmeye alıştığım, hatta artık kanıksadığım yapıdan tek farkı, burada tüm binaların beyaz kireçle boyanmış olması. Zaten kanıksadığım ve bana artık, gördüğüm onlarca koloniyel kentten sonra artık ‘basmakalıp’ gelen bu şehir planını bir de bembeyaz boyanmış görmek, bende bir değişiklik hissi yaratmadığı gibi, -açıkçası- antipatik de geldi. Şehrin tek ilginç yapısı, -bence- Molino Nehri üzerinden geçen, 1713 tarihli Custodia Köprüsü idi.

Custodia Köprüsü



Gece ise şehir daha sevimli görünüyor. Katedral ve Iglesia de la Encarnacion’a çıkan yol
26 Nisan Salı günü ülkeyi Ekvador’a doğru terk ediyorum. Sınıra gelip de, gümrük görevlisine Lando’nun geçici ithalât belgesini uzattığımda, belgeyi aldı ve “Tamam!” dedi. Nasıl yani? Hani damga, imza, kaputu açmak falan yok mu? Yokmuş. Bu kadar. Pasaport ondan daha uzun sürdü, ilk olarak; 1 dakika kadar. Hayatımda arabayla bir ülkeden bu kadar kısa sürede ayrılmamıştım. Yok, attım! İlk kez ABD’den Meksika’ya geçişimde formaliteler “0” (yazıyla, sıfır) zaman birimi sürmüştü.
Ekvador’da buluşmak dileğiyle, hepinize esenlikler.
Ali Eriç
29 Nisan 2011
Cuenca / Ekvador
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş