ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
Başlangıç: Nisan 2010 Ortası
Ülkeler:
Alaska (ABD)(3)
Kanada(4)
ABD(4)
Meksika(3)
Guatemala
El Salvador
Nikaragua
Kosta Rika
Panama
Toplam: 19700 km.
Süre: 3 Ay
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
 
  ETAP 2 : KUZEY AMERİKA
Önce, geleneksel olarak bir düzeltme yapalım. Dikkatli okuyucuların gözünden kaçmıyor; zaman ayırıp uyarmayı da ihmal etmiyorlar, sağ olsunlar. Ben de bu sayede hatalarımı fark edip düzeltme fırsatı buluyorum. İlk Meksika yazımın “Büyük Meksika Seddi” başlıklı ilk bölümünde, ABD-Meksika arasındaki “utanç duvarı”yla ilgili fotoğrafların ikincisine alt yazı olarak “Tijuana içindeki hali” yazmışım. Bunun yanlışlığını fark eden bir okuyucu, fotoğrafın Tijuana’da değil, ancak Mexicali’de çekilmiş olabileceğini söyleyip, uyardı. Doğru! Aradan uzun süre geçince, fotoğrafları derleme sırasında hata yapıp, yanlış arşivlemişim. Sonuçta, aynı gün içerisinde, iki ayrı şehre, doğu uçlarından giriş yapınca, böyle bir yanılgıya düştüm. Düzeltir, özür dilerim.
Peki, kim mi bu derece dikkatli okur? Kendisi Mexicali’de yaşıyor. Tabii, fotoğrafı görünce “Aa, bu bizim burası. Adam bize “Tijuana” diye yutturmaya çalışıyor” demiştir, mutlaka.
Bu yazıya başlamadan, size ilk Meksika yazımda bahsettiğim uyuşturucu trafiği konusuna bir parça dalayım. Son günlerde konu ile ilgili gazete ve televizyonlarda gördüklerimden tetiklenip araştırmaya başladığım yabancı basın ve yayın organlarından ve burada bulabildiğim birkaç muhabbet “erbabından” edindiklerimle ortaya çıkan manzara-i umumiye aşağıda kısaca(!) özetlenmiştir.
Tehlikeli bir konu: “Narcos”
Aşağıdaki yazıyı, İçişleri Bakanı’nın haklı endişeleri sonucu uyguladığı süreli sansüre rağmen; yakında Meksika’yı terk edecek olmamdan dolayı, yazıda belirtilen “karanlık güçler”in ve “şer odakları”nın bana ulaşamayacakları düşüncesinden cesaret alarak ve Sayın Bakan’ın Türkiye’de bir haftalık Mavi Yolculuğa çıkmış olmasından istifade ederek, ona söz verdiğimin aksine, beklemeden şimdi yayımlıyorum. Acar gazeteciliğin gereği olan bu emre uymama davranışımdan dolayı, Sayın Bakanım’dan özür dilerim.
Meksika’da narcos kelimesi, tahmin edeceğiniz gibi “narkotik” sözcüğünden türetilmiş, genel olarak narkotik işiyle “iştigal” edenler için kullanılan bir deyim. Tabii, “iştigal”den, uyuşturucu üreten, dağıtan ve satanları kastediyorum.
Meksika’nın, dünyanın en büyük uyuşturucu pazarı olan Amerika Birleşik Devletleri’nin hemen dibinde, ama özellikle, dünyada uyuşturucunun üretim merkezlerinden olan Orta ve Güney Amerika ülkeleri ile arada köprü vazifesi görüyor olması, bu ülkenin ABD pazarının ihtiyacını karşılayacak uyuşturucunun sevkiyatındaki rolünü vazgeçilmez hale getiriyor. Özellikle bu rol, zamanında bu konuda daha önemli bir konumda olduğu düşünülen ve 1990’larda ABD istihbarat örgütleri ve özel yetiştirilmiş birliklerinin de katkı ve desteğiyle “temizlenen” Kolombiya’nın sahneden -nispeten- çekilmesi ile daha da artmış vaziyette.
İşin ilginç tarafı, 2006 yılında -kimilerine göre şaibeli bir- seçimle iş başına gelen şimdiki başkan Felipe Calderon’un başlattığı “temizlik” kampanyası ile birlikte, Meksika sınırından sızan uyuşturucu miktarında ciddi bir artış olması. Üstelik, bu kampanyanın tezgâhlarını dağıtacağından rahatsızlık duyan uyuşturucu çetelerinin hareketlenmesi sonucu her iki taraftan (çeteler ve güvenlik güçleri) ve -ne yazıktır ki- sivil halktan ölümlerin anormal düzeyde ivmelenmesi de, durumun ciddiyetini daha da çok gözler önüne sermekte. Calderon’un temizlik harekâtı emrini vermesinden bu güne kadar ölenlerin sayısı kimi kaynaklara göre 17, bazılarına göre ise 28 bine yaklaşıyor. Bunların 7,000’i sadece geçen yıl hayatını kaybetmiş. Ülkenin, özellikle ABD sınırına yakın kuzey bölgelerindeki güvenlik güçlerinde tam bir savaş durumu uygulaması var. Ülkede tüm asker ve polisler çelik yelek giyiyorlar. Çünkü, gazetelerde her gün birkaç polis ya da askerin yerde yatan kanlı cesetlerini gösteren haberler yer alıyor. Yollarda sürekli konvoylar halinde geçen askeri ve polis araçları, üzerinde yüzleri maskeli, otomatik tüfekli grupları bir yerlere taşıyıp duruyor. Yollarda zaman zaman 50-100km’ye kadar sıklaşan aralıklarla kurulmuş olan askeri barikatlarda, şüphelenilen araçlar durdurulup, aranıyor. Yalnız, bu barikatların resmi tatil günleri olan Cumartesi ve Pazar çalışmıyor olduklarını gördüm. Demek ki, uyuşturucu sevkiyatı da bu günlerde, tatil yüzünden yapılmıyor. Şimdi, buraya kadar anlattıklarımın hepsi, devletin bu işin üzerine büyük bir kararlılıkla gittiğinin göstergesi. Ancak, madalyonun bir de öbür yüzü var! Aslında, bu madalyonun çok yüzü var, benim de pek sayısını anlayamadığım, buralarda kimsenin de anlayabildiğini sanmadığım. Ancak, ben yine de iki yüzlü bir madalyonmuş gibi anlatmaya çalışacağım; bildiğim, öğrendiğim ve anladığım kadarıyla.
1990’larda ülkede uyuşturucuyla mücadele amacıyla özel bir ajan birliği oluşturuluyor; ABD’de Kuzey Carolina’da bulunan Ft. Bragg Özel Kuvvetler Merkezi’nde eğitilmek üzere. Ancak oluşturulan bu birlik için seçilen askerlerin hemen hepsi, Meksika’nın o zamanlar şaibeli GAFES adlı Özel Kuvvetler’inden seçilmiş. Şaibesi de, uyuşturucu çeteleri ile bazı ilişkileri olduğu şüphelerinden kaynaklanıyor. Yani, durum biraz “kuzuyu kurda teslim etmek” gibi… Nitekim, eğitimini tamamlayan bu birlik elemanlarının bir kısmı, öğrendikleri özel tekniklerle birlikte, döndükten bir süre sonra “sırra kadem” basıyorlar. Sonradan bazı operasyonlarda ise bu elemanların, masanın karşı tarafında yer aldıkları, canlı ya da ölü ele geçirilmeleri ile anlaşılıyor. Bu arada, herkes, başta ordu ve federal polis teşkilatı olmak üzere genel savcılık ofisi, organize suçlar savcılık ofisi ve hatta yerel Interpol teşkilâtının da, uyuşturucu kartelleri tarafından kontrol altına alınmış olduğunu düşünüyor. Yani, kendilerine karşı yürütülen her hareketi önceden haber alabiliyorlar. Şimdi anlatacağım ne kadar gerçek, ne kadar komplo teorisidir, bilemiyorum. Geçen sene bir haber çıkmıştı; iki Kanada vatandaşının Acapulco’da uyuşturucu çeteleri arasında meydana gelen çatışmada iki ateş arasında kalıp öldükleri yönünde. Bu haberden sonradır ki, Amerika ve Kanada Meksika’yı “gidilmemesi gereken ülkeler” listesine alıp, vatandaşlarını uyardılar. Bazı başka kaynaklar ise, öldürülen iki kişinin aslında gizli görevle burada bulunan iki ABD Deniz Piyadesi olduğu ve kimliklerinin, birlikte çalıştıkları Meksika güvenlik birimlerinden sızdırıldığını iddia ediyor.
2008 yılında Mexico City yakınlarındaki Cuernavaca’da lüks bir residanstaki daireye yapılan baskında ölü ele geçirilen büyük kartel patronu “El Mochomo” lâkaplı Alfredo Beltran Leyva’nın evrak-ı metrûkesinde, uyuşturucu çetelerine karşı yürütülen operasyonlara ait gizli belgelerin bulunmuş olduğu da ayrı bir söylenti konusu. Bu arada, El Mochomo baskını sırasında, çatışmada ölen deniz piyadesinin cenaze törenine katılan, başta Başkan Calderon olmak üzere herkes, hamasî nutuklar atıp, askerin ailesine ömür boyu destek sözü veriyorlar. Aradan birkaç gün geçmiyor ki, ailenin evi basılıyor, askerin iki kardeşi, annesi ve halası kurşuna diziliyor. Mesaj şu: “Biz izin vermedikçe, kimseyi koruyamazsınız”. Aynı, fidye ve kaçırma uzmanı olmasıyla tanınan bir subayın kaçırılıp, kafası kesildikten sonra, başsız vücudunun bir köprüye asılarak sergilenmesinde olduğu gibi, devletin otoritesini yok sayan bir cüret gösterisi.
Durum böyle iken, sınırın kuzeyinde de vaziyetler pek fazla iç açıcı değil. ABD’de, önceden görev yapan sınır muhafaza birliklerinde içeriden yapılan bir istihbarat çalışması sonucu, birçok sınır muhafaza elamanının Meksika’dan “besleniyor” oldukları ortaya çıkıyor. İşin daha da traji-komik tarafı, sonradan, sınır muhafaza birlikleri içerisinde istihbarat yapan FBI elemanlarının da bazılarının, bu “beslenme” programı kapsamına dahil oldukları anlaşılıyor.
En son gelişme, biraz umut verici ve Başkan Calderon’un elini güçlendiren bir haber. Forbes dergisinin geçen yılki dünyanın en güçlü 67 kişisi listesine ve 1 milyar Dolar’ın üzerindeki serveti ile en zengin 9 yüz bilmem kaç kişilik listesine 701. sırada yerleşen, yıllardır izine rastlanamayan, hakkında şarkılar bestelenen efsanevî Joaquin "El Chapo" Guzman Loera var. Kendisi, Forbes’un bu şeref listesine 1989 yılında giren bir başka efsanevî uyuşturucu patronu, ama bu sefer Colomia’dan, Pablo Escobar’dan sonraki ikinci Forbes narco’su. İşte “El Chapo” Guzman’ın en önemli adamlarından birisi, Ignacio “Nacho” Coronel, 29 Temmuz günü ölü ele geçirildi. Bu büyük darbenin, Guzman’ın imparatorluğunda derin sorunlara yol açabileceği, çatlaklar ve hatta bölünmeler olabileceği düşünülüyor.
Ben daha bu yazıyı bitiremeden gazete ve televizyonlarda insanın kanını donduran yeni haberler çıkmaya devam ediyor. Daha birkaç gün önce (25 Ağustos günü), Meksika-ABD sınırına 150km kadar yakında 72 kişinin cesedi bulundu. Cesetler, ABD sınırını kaçak geçip, rüyasını kurdukları yeni hayatlarına başlamak hayaliyle yola çıkmış çeşitli Orta ve Güney Amerika ülke vatandaşlarına ait. Katliam, kurtulan tek kaçak göçmen ve olayın görgü tanığının, karayolundaki bir kontrol noktasına ulaşıp, orada bulunan askerlere olayı anlatmasıyla ortaya çıkıyor. Katliamın yapıldığı terk edilmiş çiftliğe gelen askeri birlik, katliamı gerçekleştiren Los Zetas çetesi üyeleriyle çatışmaya giriyor ve çatışma sonucu bir Meksika Deniz Piyadesi ve 3 çete mensubu ölüyor. Çatışmadan sonra yapılan aramada, kimi üst üste yığılmış halde 14’ü kadın, 72 kaçak göçmenin cesedine ulaşılıyor. Bu, 2006’da başlayan uyuşturucuyla mücadele programının başından beri gerçekleşen en büyük katliam. Bu yıl içerisinde gerçekleşenlerin de üçüncüsü. Mayıs ayında Mexico City’nin güneyindeki terk edilmiş bir madende 55, Temmuz’da da, kuzeyde Monterrey’deki bir çöp döküm alanında 51 kaçak göçmenin cesedi bulunmuştu. Peki, nedir bu Los Zetas’ın kaçak göçmenlerden istediği? Söylenen, çetenin bölgelerini kaçak geçiş için kullanan göçmenlerden “ayak bastı parası” istediği, bunu vermeyenleri kaçırıp, ülkelerindeki ya da ABD’deki yakınlarından fidye istedikleri, buna da cevap alamadıklarını öldürdükleri yönünde. Bu nasıl bir gözü dönmüşlüktür, anlamak mümkün değil.
Meksika’dan Narcos haberlerimiz bu kadar. Şimdi gelelim diğer “normal” haberlere.
Üç güzel kent : Guadalajara, Zacatecas ve Guanajuato
Guadalajara’ya vardığımda saat 3 buçuğu gösteriyordu. Rayon Sokağı üzerindeki Casa Vilasanta’yı bulmam zor olmadı. Her ne kadar GPS haritam pek bir işe yaramıyorsa da, artık gideceğim yer için Lonely Planet’ta (LP) önerilen kalacak yerlerden birkaçını önceden tespit ediyor, yazılı adreslerini kullanarak Google Earth’ten koordinatları buluyor ve şehre girmeden önce GPS’ime yüklüyorum. Böylece, bir navigasyon cihazı gibi kolay olmasa da, yine de bir yandan araba kullanıp, bir yandan harita takip ederek samanlıkta iğne arar gibi adres aramaktan çok daha kolay oluyor.

Lando, Casa Vilasanta’nın önünde
Her neyse! Casa Vilasanta LP tarafından pek de övgüyle bahsedilen bir hostel. Kalacak yer alternatifleri arasında öncelikli olarak onu koyduğum iyi olmuş çünkü, arabayı binanın önüne park edip de, kapısından içeri girdiğimde, seçimimin doğru olduğuna ve diğer alternatifleri görmeye gerek dahi bulunmadığına karar verdim. Meraklısı için web sitesinin adresi www.vilasanta.com. Eğer, kalmaya niyetiniz olursa, en üst kattaki terasa bakan 1 numaralı odayı şiddetle tavsiye ederim. Hostel, şehrin tarihi merkezinde (Centro Historico) olması nedeniyle de, eski şehri yürüyerek dolaşmak için çok uygun bir konumda.

Casa Vilasanta’nın avlusu. Huzurlu ve sakin bir mekân
Guadalajara (“Guadalahara” diye okunur), Meksika’nın, Meksiko City’den sonra 2. büyük kenti. …ve, bence en güzeli. Guadalajara adını, İspanya’daki aynı adlı kentten alıyor. Ama, bu ismin esas kökeni, Wikipedia’ya göre, Arapça wadi al-hayara’dan (ya da, başka kaynaklara göre “hajara”, bu konuda -varsa- Arapça bilenlerden yardım isterim) geliyormuş. Wikipedia, bunun anlamının “kaya (ya da taş) vadisi” olduğunu söylüyor. İspanya’daki aynı adlı şehrin isminin Arapça kökenli olması çok normal; Emeviler zamanında kalmış olacağı için. Her ne ise, Guadalajara’nın bulunduğu bölge hiç de öyle “taş vadisi”ni andırır coğrafî bir yapıda değil. Bir yandan medeniyetin tüm imkânlarından yararlanırken, bir yandan alabildiğine tarihi bir şehir merkezine sahip Öte yandan Meksika’nın en ileri teknoloji sanayi de Guadalajara’da bulunuyor. Bu yüzden, Meksika’nın silikon vadisi de deniliyor. İnsanın, uzun süre kalmaktan sıkılmayacağı, sakin, huzurlu bir kent, Guadalajara. Bu yüzden de, başta yazlıca 2 gece kaldığım bu şehre doyamayıp, daha sonra “özlemimden” dolayı yeniden döneceğim ve çok daha uzun kalacağım. Bu “özlemin” hikâyesini, sırası geldiğinde okuyacaksınız.
Pazar sabahı kahvaltı yapmak için dışarı çıktığımda, önce insanların Templo Expiatorio’nun yanındaki alanda toplu aerobik yaptığını, sonra da şehrin büyük caddelerinden Juarez’in kapatılmış, bisikletini kapanın da çoluk-çocuk caddede bisiklete biniyor olduğunu gördüm. Ben de heveslenip, cadde üzerindeki Parque Revolucion’da bisiklet kiralayanlardan bir tane kiralayıp, iki saat kadar bisiklete bindim.

Toplu aerobik
Pazar günümü, şehri gezerek geçirdim. Plaza Guadalajara’da düzenlenen antik sanat festivalinde sergileri gezdim, Katedral’e gittim, sokakları arşınladım.

Plaza de Los Martires’te suyla oynayan çocuklar





Etnik sanat festivalinde Volkswagen üzerine, boncuklarla süsleme yapan bir sanatçı… İnanılmaz bir sabır ve titizlik gerektirdiği kesin. Tamamını kaplayacakmış. Hadi hayırlısı!





Guadalajara sokaklarından…



Gece, Templo Expiatorio

Palacio de Gabierno’nun saat kulesi

Katedralin önünde müşteri bekleyen fayton

Plaza de Liberacion ve arkada Teatro Degollado. İşte tam burası, 1542’de Guadalajara’nın ilk doğduğu nokta

16 de Septiembre (16 Eylül) Caddesi’nde satranç oynayanlar
Pazartesi sabahı tekrar yola koyuldum. Hedefim Zacatecas ama, ondan önce kente 45km kala La Quemada kalıntılarına uğrayacağım. La Quemada, İspanyolca “yanık” ya da “yanmış” anlamına geliyor. Bu kalıntılara böyle bir ismin verilmesinin nedeni, buradaki yerleşimin yanarak yıkılmış olması. Kesin kanıtlar olmamakla birlikte, M.S. 400 ilâ 900 yılları arasında kullanıldığı sanılan yerleşimin, Teotihuacan’lardan, Caxcan’lara kadar birçok medeniyete mekân olduğu düşünülüyor.

Sütunlu salondan sütunlar kalmış, yadigâr

La Quemada’dan genel görünüş

Yolda, kaktüs inciri
…ve, Zacatecas’a vardım, akşam üstü saatleriydi. Her seferinde, bir şehre giriş saatimi karanlığa bırakmayacağım diye yemin ediyorum, kendi kendime. Bu sefer şehre girdiğimde, hava daha kararmaya başlamamıştı. Üstelik, Lonely Planet’tan bulduğum 2 ayrı hostelin adreslerini kullanarak, Google Earth’ten koordinatlarını tespit etmiş ve GPS’ime kaydetmiştim. Yani, kendime kalacak yer bulmak için çok fazla zaman harcamayacağım, aklım sıra. Ama, ne mümkün. Zacatecas’ın içine girince, bu işin hiç de öyle “çocuk oyuncağı” olmadığını fark ettim ama, geç oldu. Yani, saat de geç oldu, hava karardı falan. Şimdi anlatayım.



Yukarıdan Zacatecas
Zacatecas ufacık bir çanağın, aslında, kısacık bir vadinin dibinden başlayıp, çevresindeki yamaçlara doğru yayılan bir şehir. Buranın ilk yerlileri olan Chichimecler, yüzyıllarca bu bölgede buldukları parlak madeni çıkarıp işlemişler. Ta ki, içlerinden birisi, bu parlak madeni, ülkelerini ziyarete geldiklerini zannettiği misafirlerine, İspanyollar’a gösterene kadar. Gördükleri bu parlak madenin gümüş olduğunu çok iyi bilen uyanık “misafirler”, Chichimecler’in elinden madenleri almakta gecikmemişler. Zacatecas’ın ilk kolonyel yerleşim de, 1548’de başlamış, çukurun dibinde. Tabii, yer dar, yerleşim eski, binalar da tarihi olunca, bir arabanın zor geçip, yer yer de birkaç manevrayla dönebileceği sokaklardan oluşan bir şehir çıkmış ortaya. Bu durumda da, tüm sokaklar tek yönlü. Böyle bir coğrafyada, sokakların birbirine paralel ve birbirlerini dik kesecek şekilde olması mümkün olmadığından, şehri hiç bilmeyen bir yabancı olarak o yün yumağının içerisine arabayla dalıp da, bir adresi bulmanız, samanlıkta iğne aramaktan daha zor bir iş haline geliyor. Nitekim,saat akşam üstü 6’da girdiğim şehirde, önce Hostal Las Margaritas, ardından da Hostal Villa Colonial’i aramaktan bitap düşüp, pes ettiğimde saat 9 buçuğu gösteriyordu. Sonunda arabayı, bulduğum ilk boşluğa parkettim. Açlıktan guruldayan midemin sesini bastırmak için hemen bir taco’cuya girip karnımı doyurdum. Şehrin tam göbeğinde, katedralin hemen yanındaki meydana bakan bir hostel buldum. İş, yürüyerek olunca kolay, tabii. Tesadüf, önünde de araba parketmek için boş yer var. Arabamı da hemen alıp, oraya parkettim. Artık, rahatça dolaşabilirim. Hostel biraz harap durumda ve pis ama, hiç gözümde yok, açıkçası. Bir gece uyuyacağım bir yer için, kaybolmamanın mümkün olmadığı bu kentte daha iyisine uğraşacak mecalim kalmadı, doğrusu. Sevimli Zacateca’yı o gece ve ertesi sabah dolaştım. Şehrin meydanında, madencilerin eylem çadırlarından, bangır bangır kulağıma hiç de yabancı gelmeyen şarkılar çalınıyor. Bu şarkılar beni, 30 yıl öncesine, ODTÜ yıllarıma götürdü.





Zacatecas’tan gece…







…ve gündüz manzaraları

Katedralin yanındaki meydan ve hostelim



Kolonyel kentlerin hemen hepsinde bu su kemerlerinden görmek mümkün. Kimisi, 16. yüzyıldan beri halâ hizmet veriyor
Rengârenk, birbirinin üzerine yığılmış gibi duran evleriyle, daracaık, taş döşeli yollarıyla, evlerin arasından kıvrılarak inen merdivenleriyle sevimli Zacatecas’tan, öğleye doğru yola çıktım. Bu gece bir başka sevimli kentte, Guanajuato’da konaklayacağım. Oranın da hostelleri GPS’imde. Akşamüzeri, daha hava aydınlıkken şehre girdim. Merkezdeki şehrin eski kısmına ulaşana kadar kendi imkânlaımla gidip, sonra da bir taksiden, bana eskortluk etmesini isteyeceğim bu sefer. Aynı Zacatecas gibi derin bir çukura kurulu bulunan Guanajuato’nun tek ve çok önemli farkı, şehrin içindeki ulaşımın, yerin altında köstebek gibi açılmış kilometrelerce tüneller sayesinde rahatlatılmış olması. Bu tüneller aslıda doğal oluşumlar. Şehrin, üzerine kurulu olduğu Guanajuato Nehri’ne ait tüneller bunlar. Ancak, kurulduğu yıllardan sonra, yine gümüş ve altın madenciliği sayesinde hızla büyüyen kent, zaman zaman nehrin taşması sonucu sel felaketleri yaşamaya başlayınca, 20. yüzyıl ortalarında mühendisler, nehrin önüne bir baraj inşa edip, yatağını değiştirmişler. Nehirden geriye kalan tüneller de daha sonra, zeminleri paket taşla kaplanarak yer altı yol şebekesi haline getirilmiş.



Guanajuato’da karanlık çöküyor
Tünellerden birine dalıp, merkeze yakın bir noktadan çıktıktan sonra ilk bulduğum taksiciye, elimdeki adresi verip, onu takip edeceğimi söyledim. Fakat, yollar o kadar dar, araç sayısı o kadar fazla ki, trafik kaplumbağa hızıyla ilerliyor. Taksiyi takip etmeye başlamamdan yaklaşık 1.5 saat sonra menzile ulaştık. Taksi bir kilisenin önünde durdu. Arabadan inen şoför, bana kilisenin yanından tırmanan merdivenleri gösterip, parasını istedi. Bir merdivenlere, bir adamın suratına baktım. Yapacak birsey yok, verdik parasını. Burası olamayacağına göre, önceki günden tecrübelerim ışığında bir yenisini aramamın da nafile olduğunu bilmem nedeniyle, şehrin dışında kalacak bir yer bulmaya karar verdim. Kaplumbağa hızıyla ilerleyen trafiğe yeniden katılıp, kendime, bu izdihamdan kurtulacak yol bulmaya çalışıyordum ki, artık kararmış havada, araçların far ışıkları altında sol dikiz aynamdan, egzosttan bembeyaz yoğun çıkıyor olduğunu fark ettim. Hararet göstergesi normaldi. Peki bu duman neydi? Takip eden onlarca aracın kornalarına aldırmadan olduğum yerde arabayı stop ettim. İnip kaputu açtım. Motorda bir anormallik görünmüyor. Motoru yeniden çalıştırdım. Rölantide kaldığı sürece problem yok. Ancak, biraz gaz verip de, motor devrini turbo biriminin çalışmaya başladığı devire kadar yükseltince, yoğun yağ buharı çıkmaya başlıyor. Ne olabileceği konusunda en ufak bir fikrim yok ama, bu arabada iki kere kapak contası yaktığım için, yine aynı sorun olduğu geliyor aklıma. Buharlı lokomotif gibi dumanlar saçarak, kendime arabayı park edebileceğim bir yer aramaya başladım. Zaten zor yürüyen trafikte, yaklaşık 1km ilerideki meydan gibi yere ulaşmamız 15 dakika sürdü. Meydan diyorum ama, otobüs durağı olarak yapılmış 2 otobüslük bir cep dışında bir de, yandan gelen sokağın ağzındaki boşluk var, duracak. Durakta otobüsler olduğu için sokağın ağzındaki boşluğa girdim, aceleyle. Hemen polis bitiverdi tabii, yanıbaşımda. Egzostu gösterdim, çıkan dumanı. Çaresizliğimi anlamış olacak ki, ses çıkarmadı. Yeniden kaputu açtım. Biraz su eksiltmiş, tamamladım. Neden olabileceğini tahmin edemiyorum. Bu arada, sokaktan çıkmaya çalışan araç oldu mu, binbir güçlükle ileri-geri manevralarla ona yol vermeye çalışıyorum. Arabayı bu şekilde daha fazla ilerletmek istemiyorum, bir yandan. Şehrin kalabalığı da bir türlü eksilmiyor. Gecenin geç (ya da sabahın erken) saatlerine kadar ben, otopark değnekçisi gibi Lando’yu bir ileri, bir geri manevra yapıp durdum. Sonunda, kaldırımlar boşaldığında tek teker üzerine kaldırıma çıkıp, yolun önünü açtım; kaldırımı da yaya trafiğine kapadım, tabii. Hemen yanıbaşımda, altında internet café olan kötü bir otele de girip yattım. Yatmadan önce internetten, en yakındaki büyük kent olan Leon’da bir tamirci araştırdım. Land Rover araçlarını Meksika’ya getiren Eurocavsa firmasının satış merkezi ve servisinin olduğu görünüyor. Adres ve telefonunu defterime kaydettim.
Ertesi gün sabahın köründe kalktım. Polis arabanın başına dikilmiş yine. “İlle kaldıracaksın!” diyor. Çaresiz, yine bir lokomotif misali, dumanlar içerisinde şehrin hemen çıkışındaki Pemex’e (Meksika’da petrol çıkarılması, rafinerizasyonu ve petrol ürünleri dağıtım ve satışı devlet tekelinde, Pemex’ler de devlete ait benzin istasyonları) kadar gidip, parkettim. Makul bir saat gelince de her Pemex’in yanıbaşında bulunan Oxxo’dan (Oxxo da, Meksika bazlı ve Lâtin Amerika’da en yaygın olan merketler zinciri) bana bir kamyon bulmaları konusunda yardım rica ettim. Bir taksi çağırdılar, taksiciye derdimi anlattılar ve beni bindirip, gönderdiler. Oto sanayine benzer bir yerlerde, Lando’yu taşıyabilecek kapasitede rampalı bir kamyon bulduk. Pazarlığını yaptım, taksiyi gönderip, kamyoncuyla birlikte Lando’nun olduğu yere gittik. Lando’yu yükleyip, yola çıkmamız fazla uzun sürmedi.

Lando, hayatında üçüncü kez kamyon sırtında. Çok mu hoşuna gidiyor, nedir?
Leon’da Eurocavsa’nın servisine arabayı indirdiğimde, herkes etrafında dolanmaya başladı. Land Rover servisi ama, belli ki hayatlarında hiç bu modelini görmemişler. Burada da, Amerika’da olduğu gibi Land Rover’in yalnızca Range Rover, Discovery ve Freelander modelleri ithal ediliyor. …ve bunlar da hep benzinli motorlu. Yakıt ucuz olunca, kimse dizel tercih etmiyor buralarda.
Servis Müdürü’ne kapak contasını yaktığımı, kapağı açıp, conta değiştireceğimizi söyledim. Bundan o kadar eminim ki. “Tamam” dedi, “ama, yarın sabah”.

Lando, Leon’daki serviste
Ertesi sabah saat 9’da servisteydim. Ama, beni atölyeye sokmuyorlar, şirket prensibi gereği. Bir yandan da, hayatlarında hiç Defender görmemiş, dizel tecrübesi olmayan adamların, benim kapağı söküp de, contayı nasıl değiştireceğini düşünüyorum. Öğleye doğru kapak söküldü ve beni -lütfedip- atölyeye aldılar. Contada da, kapakta da en ufak bir hararet belirtisi yok. Boşu boşuna kapağın söküldüğüne mi yanayım, kendimden emin bir şekilde “kapak contası değişecek” diye ukalâlık edip, rezil olduğuma mı yanayım, problemin kaynağının ne olabileceğini hala bilemiyor olduğuma mı yanayım…
Moral bozukluğuyla, kaldığım otele döndüm. Türkiye’de saat akşam 8 buçuk ve Otokar’a ulaşmak için çok geç. Günlerden Perşembe ve hızla çözüm üretip, karar vermem lâzım. Türkiye’ye bir şey ısmarlanacaksa, bunun bir an önce belirlenmesi lâzım.Malzemenin Türkiye’den kuryeye verilmesi için bir günüm var. Aksi durumda iş Pazartesi’ye sarkacak. Land Rover gurusu Hüseyin’i (Oto Mekanik) aradım, durumu anlattım. Bana ilk söylediği “Senin turbo gitmiş, abi!” oldu. E, ne yapacağız peki? “Turboyu değiştireceksin, abi!”. Bilgisayarın başına oturdum, Türkiye’den turbo ünitesi, kapak contası ve yeni kapak saplamaları isteyen mesajı hazırlayıp, gönderdim. Gelmesi en az Salı gününü bulur. O zamana kadar benim Leon’da kalmam hem zaman, hem de para kaybı. Bir yandan, “kaybolan” paranın zaten artık “arşa” çıktığının da farkındayım. Cuma günü Otokar Servis’tekilerin ve şirketteki arkadaşların gayreti ile parçalar kuryeye verildi. Geliş tarihi Salı.
Cumartesi sabahı almak üzere ufak bir kiralık araba rezervasyonu yaptırdım. Bu sürede hiç olmazsa, doğru dürüst göremediğim Guanajuato’yla, sonra da Mexico City’i gezmiş olurum.
Bu yazıyı da burada bitiriyorum. Gelecek yazıda devam ediyoruz. Ediyoruz da, nereye kadar?
Hoşça kalın.
Ali Eriç
Mazamitla/Meksika
29 Ağustos 2010
İSTANBUL'DAN İSTANBUL'A...
“Nerdeen nereye” der, yaşı biraz kemâle ermişler, eskiyi görmüş kişiler; zamanın değiştirdiği çehrelerden, tarihin eskittiklerinden, unutulanlardan, mazide kalanlardan, özlenenlerden bahsederken.

“İstanbul’dan İstanbul’a” da, -eğer sonuçlanabilirse- başı mazide kalacak, eskiyecek; tarihin, baştaki İstanbul’u eskitip, yerine yenisini, sondaki İstanbul’u koyacağı uzun bir projenin adı. Belki iki sene dediğiniz o kadar da uzun bir süre değil ama, iş bir seyahatten bahsetmeye geldi mi, pek de yabana atılmaz hani.

Bir seyahatten bahsediyorum, evet. İstanbul’dan başlayıp, sürekli doğuya giderek tekrar İstanbul’u bulacak bir seyahat. Bundan önceki Afrika seyahatimde (www.turafrika.com) olduğu gibi, İstanbul’daki evimin önünden arabamla, tek başıma çıkacağım bir seyahat, sözünü ettiğim. Ama bu sefer, farklı olarak, dönüşüm de yine arabamla ve evimin önünde sonlanacak. Toplam 5 kıta ve yaklaşık 40 ülke geçeceğim bu seyahat boyunca. Şu anda bulunduğunuz bu sitede, kalemimin, vaktimin, dermanımın yettiğince ve dilimin döndüğünce, sizlere -yine önceki seyahatimde olduğu gibi- anılarımı, gördüklerimi, okuduklarımı, yaşadıklarımı anlatmaya çalışacağım.

Sitede altı farklı sayfa görüyorsunuz. Şu anda okumakta olduğunuz yazının yer aldığı “Ana Sayfa”, aynı zamanda seyahat boyunca sıkça güncellemeye çalışacağım “günlüğüm”ün bulunduğu sayfalara da ulaşmanızı sağlayacak. Bunlara, kıtaların isimlerinin bulunduğu butonların altındaki ülke listelerinden istediğiniz birisini seçerek ulaşabileceksiniz. Her kıtaya ait buton, o kıtadaki seyahatimin fiili olarak başlamasıyla sayfa üzerinde aktif hale gelecek. Her butonun altındaki ülke listeleri de, her yeni ülkeye girdikçe zenginleşecek. Yani, seyahate başlamadan herhangi bir kıta butonunu aktif göremeyeceksiniz.

Seyahatin başlamasıyla birlikte ilk aktif olacak buton Asya olacak. Seyahatin Türkiye’deki kısmı da, Asya kıtası altında, Türkiye bölümünde anlatılacak. Buna bazılarınız içerleyebilir; “Biz Avrupa Topluluğu’na girmeye uğraşırken, sen bizi Asya’ya mı dahil etmeye çalışıyorsun?” diye. Bu benim seçimim değil. Coğrafya bilgilerim öyle söylüyor.

“Başlarken”sayfası, bir önsöz. Bazıları, kitapların önsözlerini okumaz, atlar. Bizim önsözümüzde biraz da projenin biyografisi var. Hani, nereden çıktı bu fikir, diye soranlarınız varsa…

“Araç ve Hazırlık” sayfasında, seyahatim boyunca benimle birlikte olacak, meşakkatini belki benden de fazla çekecek, bundan önceki seyahatimde de beni hiç üzmemiş, yolda bırakmamış olan emektar arabamı, özelliklerini, önceki seyahatten sonra yapılan ilaveler ve tadilatları bulacaksınız. Bu sayfa ayrıca, seyahate hazırlık sürecini de anlatıyor.

Sitenin belki de en çok ziyaret edilen sayfası -tabii, zorunlu ziyaret edilen bu sayfadan sonra- “Rota”. Burada, seyahat rotası ve geçilecek ülkeler hakkında kısa bilgiler ile, öngörülen rotayı gösteren bir dünya haritası var. Ancak daha ilginci, başlangıçtan itibaren GPS’le sürekli kaydedeceğim yol izlerimi bu sayfada bulacaksınız. Yazılarımı her güncellememle birlikte, bir öncekinden itibaren katettiğim yola ait yol izini listeye ekleyeceğim. Bu dosyaları, Google Earth eşliğinde açarak, tüm “ayak izim”i görebileceksiniz.

Bu projenin finansmanını tümüyle kendi imkanlarımla karşılıyorum. Yani, herhangi bir sponsorum yok. Ancak, gerek teknik, gerekse lojistik anlamda bazı firmaların desteğini almak, benim hazırlık sürecinde işlerimi kolaylaştırmak ve seyahat sırasında problemleri çözmemde yardımcı olmanın ötesinde, itici güç ve cesaretlendirme yönünde de büyük yarar sağlıyor. İşte bu anlamda projeye yardımcı olan firmaların listesini ve onlara ait web sitelerinin linklerini de “Destekçiler” sayfasında bulacaksınız.

Son olarak, bu sayfayı izleyenlerin, seyahatim sırasında benim yalnızlığımı unutturacak mesajları ile yolumu aydınlatmaları, bana ulaşmaları için “İletişim” sayfam var. İşte aslında sizden en çok ziyaret etmenizi istediğim sayfa bu. Bana göndereceğiniz her mesaj, size yalnızca daha hevesle ve şevkle yazılmış yazılar olarak geri dönecektir. Yoksa, ne yol, su, elektrik; ne de köprü olarak…

Evet! Bir terslik olmaz ve her şey planlandığı gibi giderse Nisan ayının ilk yarısında yola çıkıyorum. Bu sayfayı takip edin, takip ettirin.

Haydi, rastgele!

Ali Eriç
İstanbul, 3 Mart 2009
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş